Washington’da, Beyaz Saray’ın ihtişamlı Doğu Odası’nda gerçekleşen o akşam yemeği, modern dünyanın güç haritasını okumaya çalışanlar için nadide bir enstantane sundu. Zira aynı masada, Amerikan siyasetinin tartışmalı ama inkâr edilemez figürü Donald Trump, Suudi Arabistan’ın genç ve iddialı Veliaht Prensi Muhammed bin Selman (MBS) ve futbol tarihinin yaşayan efsanelerinden Cristiano Ronaldo oturuyordu.
Geleneksel diplomasi kitaplarının rafa kalktığı, Şöhret Diplomasisi denilen yeni bir çağın zirvesiydi bu. Artık, bir ülkenin imajını ve ekonomik stratejisini, tanklar ya da ticaret anlaşmaları kadar, yeşil sahadaki bir süperstarın küresel çekiciliği belirleyebiliyor.
Bu buluşmanın, sadece bir protokol yemeği olmadığını anlamak için katılımcı listesine bakmak yeterliydi: Apple CEO’su Tim Cook ve Tesla’nın kurucusu Elon Musk gibi iş dünyasının devleri de oradaydı. Ancak sahnenin gerçek yıldızları, siyasi ve sportif iktidarı temsil eden bu üçlüydü. Beyaz Saray’ın, uluslararası ilişkilerin en gergin başlıklarının konuşulduğu bir ortamda, beş Ballon d’Or ödüllü bir sporcuyu başköşeye oturtması, Riyad’ın ‘soft power’ stratejisinin Oval Ofis’te tescillendiği anlamına geliyordu. Ronaldo, sadece bir futbolcu değil; Suudi Arabistan Kamu Yatırım Fonu’nun (PIF) sahibi olduğu Al-Nassr’ın yüzü, dolayısıyla Veliaht Prens’in küresel markasıydı.
Yeni Çağın Güç Sahipleri: Ne Giydiler, Ne Düşündüler?
Gecenin kıyafet kodu siyah kravat (black-tie) olsa da, asıl dikkat çeken, üç figürün de kendi alanlarındaki sınırsız gücün sembollerini üzerlerinde taşıyor olmasıydı. Trump, bilindik alaycı edasıyla Ronaldo’ya seslenip, en küçük oğlu Barron’ın kendisiyle tanıştığı için babasına artık daha fazla saygı duyacağını espriyle karışık dile getirirken, şöhretin politik faydasını maksimum düzeyde kullanıyordu. Bu, sıradan bir baba-oğul anısı değil, bir Amerikan Başkanının, siyasi çıkarları uğruna küresel bir ikonun popüleritesine ne kadar bel bağladığının ironik bir itirafıydı.
Riyad’ın Yeşil Sahadan Oval Ofis’e Uzanan Eli
MBS için ise bu yemek, 2018’deki Cemal Kaşıkçı cinayetinin ardından yaşadığı diplomatik izolasyonun perdesini yırtıp atma girişimiydi. Siyasetin gölgesini, sporun parıltısıyla örtme çabası, yani bildiğimiz adıyla ‘Sportswashing’. Riyad’ın, devasa fonlarla futbol ve golf başta olmak üzere spora yaptığı astronomik yatırımlar, sadece ekonomik çeşitlilik planı olan ‘Vizyon 2030’un bir parçası değil; aynı zamanda Batı’nın insan hakları endişelerini celebrity ışıltısıyla yumuşatma girişimiydi. Ronaldo’nun Beyaz Saray’daki varlığı da, bu stratejinin ulaştığı zirve noktasıydı: Bir ikonun onayı, yüz milyarlarca dolarlık diplomatik bir hamlenin meşrulaştırılmasına hizmet ediyordu.
Popüler Kültürün Jeopolitik Maliyeti: Khashoggi’nin Gölgesi ve Barron’ın Hayranlığı
Bu “iki GOAT” (Greatest of All Time – Tüm Zamanların En İyisi) başlığıyla sosyal medyada paylaşılan anlar, modern jeopolitiğin çelişkilerini de gözler önüne seriyordu. Bir yanda uluslararası soruşturmaların hedefindeki bir Prens’in normalleşme çabası, diğer yanda ise bir sporcunun küresel çapta hayranlık uyandıran imajı. Oval Ofis, sadece devlet başkanlarının değil, aynı zamanda dünyanın en büyük markalarının ve en büyük ihtiraslarının da buluşma noktasına dönüşmüştü.
Siyaset, artık sadece antlaşma metinlerinden ya da meclis konuşmalarından ibaret değil; bir koridorda atılan kahkahadan, bir Twitter paylaşımının altındaki “GOAT” etiketinden ibaret. Büyük güçler, artık kitleleri etkilemek için geleneksel araçlar yerine, stadyumları, film platolarını ve sosyal medya akışlarını kullanıyor. Bu durum, bize şunu düşündürmeli: Kudretin rengi ne zaman değişti? Zenginliğin, şöhretin ve siyasi nüfuzun bu denli iç içe geçtiği bir dünyada, bir sporcunun popülerliği, bir ülkenin imajını aklama gücüne sahipse, politik eleştirinin veya gazetecilik etiğinin sesi ne kadar güçlü kalabilir?
Siyasetin GOAT’ları ve Sosyal Medya Şovu
Nihayetinde, bu gece, sadece bir yemeğin çok ötesinde, yeni bir tür siyasi gösterinin provasıydı. İktidar, artık sadece yönetme eylemi değil, aynı zamanda etkileme sanatıydı. Ve bu sanatı icra edenler, en yüksek mertebeden politikacılar, dünyanın en zengin petrol fonlarının yöneticileri ve yeryüzündeki en çok takip edilen sporculardı. Beyaz Saray’daki bu ‘Üçlü Zirve’, bize, geleceğin diplomasi masalarının, belki de bugünkü diplomatlardan çok daha fazla, ünlü menajerleri ve sosyal medya danışmanlarını gerektireceğini fısıldıyordu. Geriye kalan ise, sadece Kaşıkçı’nın gölgesiyle çevrili bir masada, bir futbol topu efsanesine duyulan bir hayranlıktı.


0 Yorum